Yaşlılık ve Beslenme

Kategorisi

yaşlılık ve bselenme

Bilindiği gibi ortalama ömür, tüm ölüm yaşlarının ölüm sayısına bölünmesiyle bulunur. Örneğin bir yıl içinde bir yaşını doldurmayan çocukların ölümü ile, yüz yaşını doldurarak ölenlerin ölümü eşit bile olsa ortalama ömür o toplum için elli yıl sayılır. Tıbbın gelişmesi son yüzyılda bu konuda önemli başarılar sağlamıştır. Örneğin 1850 yılında kırk yıl olan ortalama ömür, 1900 yılında kır dokuza çıkmıştır. Günümüzde ise toplumdan topluma değişik olan bu sayı, bazı ülkelerde yetmişi aşmıştır. Bu durum, toplum yaş dokusunda değişiklikler yapmıştır. Örneğin kırk-beş yaşın üstündeki insanların toplam nüfusuna oranı 1900 yılında % 17 iken, şimdi % 40'ın üzerine tırmanmış durumdadır. Ancak bir başka toplumlarda durum daha değişiktir. Sosyo ekonomik ve sosyo kültürel durumları düşük, nüfus artışı hızlı ülkelerde ise, nüfususun yarısından çoğu onbeş yaşın altındadır. Her iki yönden bu birikimlere hazırlıksız toplumlarda çok yönlü sorularla karşılaşılmaktadır. Çağdaş yaklaşımlarla bu sorunlara çözüm bulunması, kişisel sağlık açısından olduğu gibi, toplumsal sağlık ve toplumun ekonomik yapısını dengeli tutması açısından da önem taşımaktadır.
Kişi yaşamı üç ana bölüme ayrılabilir.

A — Gelişme dönemi,
B — Olgunluk çağı,
C — Gerileme dönemi.

Bu üç dönemi kesin çizgilerle ayırmak (özellikle gerileme dönemi için) olası değildir. Ancak çeşitli faktör ve ölçütlere göre, altmış ya da yetmiş yaşındaki sağlıklı bir kişinin yaşlı sayılıp sayılamayacağı tartışma götürür. Fakat şu yorum biçimi de hiç tartışma götürmez: «Yaşlanma durdurulamaz fakat yavaşlatılır, kocamış gençleştirilemez fakat dinçleştirilebilir.» Aslında kişioğlu, tek bir varlık olarak, bir bütün ise de. her organın gelişimi, gelişimin durması ve bundan sonra yaşlanmaya başlaması değişiktir. Örneğin işitme on yaş dolaylarında en üst düzeyde, mikrobik hastalıklara dayanma onbeş yaşlarında, kas gücü yirmibeş yaşlarında doruk noktasındadır. Gene düşünsel olarak bu organlarda yaşlanmanın bu yıllardan sonra başlayabileceği söylenebilir. Görülüyor ki, temelde soruna bir bütün olarak bakmakla birlikte, bu bütünün iç ve dış dengesini sağlıklı oluşturan öteki öğeleri de boşlamamak gerekir.

Bilimin kesin verilerine ve sayısal oranlarına karşın, bireysel örneklemelerin genel sonuçları değiştirmeyeceği unutulmamalıdır. Örneğin aynı ortamda yaşayan birinin erken, fakat ötekinin çok ileri yaşlarda ölmesi, o kişinin yaşamı boyunca, falanca gıdayı yediği varsayımı gibi yüzeysel neden sonuç ilişkileriyle açıklanamaz. Kuşkusuz burada soyaçekim (genetik) yani hücresel ve yapısal özellikler, iç dengenin sağlamlığı yaşamın tüm öteki öğelerinin etkisi ve rolü altındadır. Bir başka denkleme göre ise, otuz yaşındaki işlev (fonksiyon) kapasitesi yüzde yüz kabul edilirse, çeşitli organların daha sonraki yıllara göre işlev azalması her yıl için % 0,8-0,9 kabul edilmektedir.
Günlük protein alımı ve protein yıkım maddesi azotun atımı, büyüme çağında erişkine göre 1,5-7 kat daha fazladır. Büyüme çağında alınan proteinlerin bir bölümü bedende kalarak doku proteinlerinin bileşimine girer. Erişkinlerde bu denge durumundadır. Erişkinlerde protein gereksinmesi kilo başına 0.5 gramdır. Bunu genel olarak, kilo başına 1 gram protein alınması biçiminde özetleriz. Yaşlılıkta protein alımı en az kilo başına 0.7 gram olmalı, uygun bir beslenme listesinde ise bu sayı kilo başına 1.5 gram olarak hesap edilmelidir.

Proteinsiz gıda ile beslenen hayvanlara, sonra yeniden protein verilmeye başlanınca, kaybolan proteinin yerine konulma hızı, yaşa göre değişmektedir. Genç hayvanlarda yitirilen protein, hızla yerine konulmasına karşın, yaşlılarda bu iş çok yavaş olmaktadır. Bilindiği gibi açlıkta önce bedendeki yağlar kullanılır. Yağ depoları tükenince proteinler kullanılmaya başlanır. Örneğin bu konuda yapılan deneylere göre deney hayvanları ne kadar gençse, proteinlerin kullanımı o kadar erken başlar. Yaşlı hayvanlar, organizma için değeri büyük olan dokusal proteinlerini (nükleoproteinler) uzun süren açlığa karşın korurlar. Hayvan gençse, açlık sırasında bu proteinler de yıkılır. Özet olarak açlığın oluşturduğu yıkılmaya direnç yaşla artmaktadır.

Değişen dış ortamın koşullarına organizma bir iç dengeleme ile kendi koşullarını belirli bir dengede tutmasını başarır (homeostazis). Bu .yetenek ve uyum gücü, hücre kromozomlarında kimyasal bileşim bilgileriyle saptanmış durumdadır. İnsanlarda, bu kromozom yeteneğini, biyolojik çerçevesinden çıkmış, merkezi sinir sistemi ve onun uzantılarıyla, bir örgüt içinde, kazanılmış deneyimlerle de değişen çevre koşullarında.

homeostazisin korunmasına yardımcı olmaktadır. Bu nedenle 40 İle + 50 derece arasındaki bir sıcaklıkta yaşayabilme farkı, değişen atmosfer basınçlarına dayanabilme, iş yaşamı, aile içi gerilimler, sosyoekonomik ve politik güçlüklere karşı koyabilme potansiyeli, herkeste bir ölçüde vardır. Değişen bu çevre koşulları karşısında, canlının homeostazisin koruyup yaşamı fizyolojik sınırlar içinde sürdürmesi durumuna uyum (adaptasyon) diyoruz. Yaşlanma sırasında gerek uyum kapasitesinde gerek homeostazisin potansiyelinde bir azalma olur. Bu özellikleri değişik sistem ve işlevlerde görmek olasıdır (mümkündür). Örneğin onbeş yaşından sonra gözün akomodasyon potansiyeli azalır ve yakın nokta 12 cm.den 20 cm.'e çıkar. Gene aynı dönemlerde kulağın 20.000 Hertz'lik ses dalgalarını duyma yeteneği yitirilir. Yirmibeş yaşından sonra kas gücünde azalma olur. Böylece yaş ilerledikçe bu organlarda olduğu gibi, uyum yeteneğinde de azalmalar olur.

Oysa özellikle bilim alanında olmak üzere öğrenme, anımsama ileri yaşlara değin sürer. Ancak ezberleme yeteneği, yaşın ilerlemesi ile zayıflar. Bu nedenle toplumların yaşlı kişileri geniş yaşam deneyimlerine sahiptirler. Yaşamın ilk dönemlerinde, yani ilkel toplumlarda, kişiler elli yaş dolaylarında, doğa ve düşmanla savaş yeteneklerini yitirdiklerinden ve gene o yaşlarda kadınların doğurganlığı sona erdiğinden, bu kişiler artık o toplum ve soyun sürmesi için, yararlı olmaktan çıkıyorlardı. Ve böylece o toplumun yükü durumuna düşüyorlardı. İşte ilkel toplum ile, çağımızın yaşam değer yargıları ve kişilerden yararlanabilme amacının çok yönlü ve kapsamlı olması, yaşam savaşında gücün ve enerjinin, kas yeteneğinden çok, beyin yeteneklerinde aranması, ileri yaşlardaki insanları o toplumun bir yükü değil, tam tersi, değerli elemanları durumuna dönüştürmüştür. Hekimliğin ve kişioğlunun amaçlarının başında yaşamı uzatmak kadar, onu yararlı biçime dönüştürmek, anlamına derinlik katmak da vardır. Bu nedenle yaşamı organik, düşünsel ve yaratıcılık alanında tinsel değerlerle donatarak; bir bütün olarak değerlendirmek gereği ortaya çıkmıştır. Gerek homoestazisde gerek somato İle psişinin (akılruh) arasındaki karşılıklı dinamik etkileşim, zaman zaman birinin ötekini hastalandırması, yaşamımızın her bölümünde aklımızdan çıkarmamız gereken bir formül olmalıdır.

Genç kalıp dinç yaşamak formülünü kişioğlu, varoluşundan bugüne değin aramaktadır. Bunun için başvurulan akıl almaz yöntemleri burada saymaya gerek yoktur.
Biz burada özellikle bizim ülkemiz gerçeklerinden birine değinerek dinçlik konusuna bir kez daha döneceğiz. Evlilik modelinin doğacak çocukların dinçliği üzerinde etkisi vardır. Akraba arası evlenmelerden doğacak kişilerin dinçlikleri düşük olmaktadır. Bu özellik hayvan deneyimleri ile kanıtlanmıştır. Üstelik bu deneyimlerden varılan sonuçlara göre, bu tür doğanların yaşamlarının da daha kısa olduğu saptanmıştır. Bu durum resesif genlerin birleşmesi İle açıklanmıştır

Ömür uzunluğu konusunda, annenin soyaçekim etkisi, babadan daha fazladır. Ayrıca doğum sırasında annenin bulunduğu yaşın, yavru ömrünü etkilediği anlaşılmıştır. Yaşlı anneden doğan yavrunun ömrü daha kısa olmaktadır. Cinsel yaşamın da ömür üzerinde bir etkisi var gibi görülmektedir. Hayvan deneyimlerinde düzenli çiftleşmeler, erkek hayvanın ömrünü uzatmıştır. İnsanlarda evliler bekarlardan daha uzun yaşarlar. Genç yaşta dul kalmış kadın ve erkek evlenmedikleri takdirde, daha kısa ömürlü olmaktadırlar. Yaşlı bir erkeğin genç bir dişiyle yaşamasının erkeğin ömrünü uzattığı söylenir. Sıçanlar üzerinde yapılan deneyler bu kanıyı doğrulamıştır.

Hafif ve ağır işlerde çalışan işçilerde, kırk yaşına kadar iş niteliğinin ölüm oranını etkilemediği, ancak kırk yaşından sonra ağır işlerde çalışanlarda, ölüm oranının arttığı saptanmıştır. Bu gözlemler hızlı metabolizmanın ömrü kısalttığını doğrular gibidir. Zengin gıdayla beslenmenin de ömrü kısalttığı kesinlik kazanmıştır. Genel olarak gelişme ve büyüme diye tanımladığımız evolüsyon ile atrofi yani gerileme diye bilinen involüsyon, gençlikte gelişim lehine, yaşlılıkta involüsyon yani gerileme lehine işler. öyle bir sınıflandırmaya göre yaşlanma kırk yaşında başlar, bu dönemden başlayan geçen dönemi üçe ayırabiliriz. Kırk-altmış arası ileri olgunluk çağı, atmış-yetmişbeş yaş arası yaşlılık dönemi, yetmişbeşten sonraki dönem. Bu sınırlama kişiden kişiye değişmekle birlikte, yaşın sayısal çizgileriyle de ayrılmış değildir. Çünkü yetmişbeşinden önce yaşlananlar olabileceği gibi, ileri olgunluk dönemini, çok ileri yaşlara götürebilenler de vardır. Bu ayırım daha çok, tıpsal uygulamada önem taşımaktadır.

Yaşın ilerlemesiyle kişide psikolojik değişimler de başgösterır. Kuşkusuz bu da kişiden kişiye değişmekle birlikte, gençlikte elde edilen karakterler, yaşlılıkta daha belirgin ve durağanlaşma (sabitleşme) biçiminde kendini gösterir. Örneğin gençliğinde tutumlu kişi, yaşlılığında cimriliğe, gençliğinde bencil olan, yaşlılığında daha çıkarcı ve gençliğinde dindar olan ise, yaşlılığında bağnaz tutucu olabilir. Bu davranışların çeşitli açıklamaları vardır. Gençlikte beynin kamufle ettiği bu duygular yaşlılıkta beynin yani üst yapılanların fren ve baskısının azalmasıyla daha serbest kalıp açığa çıkar. Bu nedenle, gençlikte elde edilen karakterlerin, özellikle entelektüel alanda kazanılmış yeti ve değer yargılarının, yaşlılıkta kişileri nasıl olumlu bir olgunluğa, sevimliliğe eriştirdikleri de göz önünde tutulmalıdır. Çünkü gençken açık, aydın kişilerin yaşlılıkla bu kişiliklerini daha da olumlu kullandıkları daha çok hoşgörülü oldukları görülmektedir. Genel olarak «ikinci çocukluk» deyimi entelektüel güç yönünden zayıf olan kişiler İçin, belki doğru olabilir. Zira hoş görülü olmayan bir kişinin, üstelik bu özelliğin kullanmaya kullanmaya, gerilettiği de bir gerçektir. Böyle bir kişinin yaşlılıkta hoşgörülü olmasını beklemek yanlış olur. Gene kişiyi bir bütün olarak ele aldığımızda bunun bedensel (somato) olduğu kadar, psikolojik alanda sürekli gelişim ve antramanlarla yaşamlarına değer kazandırmaları çağdaş anlayışa daha çok uymaktadır.

Yaşlılıkta bu tür değişimler ise kendiliğinden olamaz. Bu gelişim ya da gerilemeleri yöneten, merkezi sinir sistemi ile, kişinin hümoral ve hormanal salgı ve dengelenmelerin bu konuda rol oynadığı yadsınamaz. Özellikle dolaşım sistemi, sağlıklı kişilerin, yani damar sertliğinden korunmuş kişilerin, yaşam güçlerini ayakta ve canlı tuttukları da unutulmamalıdır. Böylece yaşlanma gerilere atılabildiği gibi, bedensel ve ruhsal dinçlik de uzun süre korunabilir. Yaşlıların beslenmesi sorunu, gerek aileler, gerek hastalar, gerekse hekimler tarafından güncel bir konudur. Bu soruyu sık sık sorarlar. Ne yazık ki, hekimler bile bu konuda açık seçik bilgilerden yoksundurlar. Aslında insan türüne en uygun beslenmenin ne olduğunu da bütün ayrıntılarıyla henüz bilmiyoruz. Öte yandan, her konuda olduğu gibi, beslenme ve sağlık konusunda da, kişiden kişiye değişen ayrımlar vardır. Kimileri kolay şişmanlamaya, kimi erken arteoskileroza (damar sertliği), kimi şeker hastalığına ya da başka bir hastalığa daha yatkındırlar. Tüm bunlar gözönüne alındığında, beslenmenin kişiye özgü bir özellik olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerekir.

Yaşam boyu, en az günde üç kez sürdürülen beslenmede, yapılacak hatalar ileri yaşlarda kimi hastalıkların dış nedenlerini oluşturabilir. Çocukluktan başlayarak, hatasız uygulanacak bir beslenmenin, sağlıklı ve dinç bir yaşlılık dönemini hazırlayacağı unutulmamalıdır. Ancak ileride çıkabilecek her hangi bir hastalığın tek bir nedene, örneğin yanlış beslenmeye bağlanması da doğru olmaz. Fakat yine de, oluşabilecek kötülüklerin, uygun beslenme ile geçiştirilebileceği kesinlik kazanmaktadır. Koruyucu hekimliğin en büyük silahlarından birisi budur.

Yaşlıların beslenmesi, özellikle rejim gerektiren durumlarda sorunlar çıkarır. İlkin, kişilerin, bunca yıl alışkanlıklarını genellikle değiştirmeye yanaşmamaları direnişi ile karşılaşırız. Ardından, kişiliğin yukarıda değindiğimiz yapısal özellikleriyle, kişi daha aç gözlü ise, bundan vazgeçe-memesi, bu konuda onu daha vurdum duymaz ve bencil yapar. Ayrıca yaşlılarda değişime karşı oldukça katı bir karşı koyma eğilimi de vardır. Ayrıca yaşlıların yemek yeme zevkleri ellerinde kalan pek az zevklerden biridir.
Tüm bu özellikler göz önüne alındığında dengeli ve uygun beslenmenin planlı ve programlı bir öğretim ve eğitim konusu olduğu ve bu eğitimin bireysel olmaktan öte toplumsal ve çok genç yaşlarda kazanılmış alışkılarla bağlı bulunduğu yadsınamaz.

Noksan ya da yanlış beslenme, yaşlılarda daha sık görülür. Bunun olumsuz sonuçları onları daha çok etkiler. Bunu etkileyen organik ya da sosyal faktörler dizisi, hep bu yaşlarda peşpeşe gelir. Dişlerin azalması, parasal sorunlar, sosyal itibarın düşmesi, dinamizmin azalması, buna bağlı üşenme, aile kişilerinin eksilmesi vb. beslenmenin fizyolojik olduğu kadar psikolojik olumsuzluklarını da oluşturur. Yaşlılarda görme, tat ve koku alma yeteneği de zayıflar, iştah kimi azalır, kimi artar. Ancak yağlanma genellikle başlamıştır. Sindirim enzimleri de örneğin sindirimi kolaylaştıran pityalin, pepsin, lipaz azalmıştır. Ayrıca dokularda, bağ dokusu da artmıştır. Tüm bunlar gözönüne alınarak, yaşlıların beslenmesine özel bir özen gösterilmelidir.

Bu konuda en başta üzerinde durulması gereken özellik fazla kilo sorunudur, örneğin hafif derecedeki şişmanlıkta ölüm oranı % 42, ileri derecede şişmanlıkta ise % 79 yüksektir. Enfeksiyonlara (mikrobik hastalıklar) ve çeşitli streslere (gerilim), direnme derecesi, alınan gıdanın fazlalığı oranında azalır. Yaşlılarda görülen kemik erimeleri osteoporoz, ya da kireçlenmelerde verilen gıdalar arasında, mineral dengesinin korunması da göz önünde tutulmalıdır. Yaşamın çeşitli dönemlerinde kalori gereksinimi farklıdır. Yaşın ilerlemesi ile bazal metabolizma düşer, aktivite (hareket ve canlılık) azalır. Bu durum gıda ile alınacak kalorinin düşürülmesini gerektirir. Normal bir iş yapan 25-35 yaşlarında, 70 kiloluk bir erkek için günde 2300 aynı koşullarda 58 kiloluk bir kadın için 2100 kalorilik gıda gerekir. 35-45 yaş arasında kalori miktarın % 5, 45-55 yaşlar arasında ikinci bir % 5, 55-65 yaşları sorunlar arasında yeniden bir % 8, 65-75 yaşları arasında bir % 8 daha azaltma yapmak gerekir. 75 yaşından sonraki dönemler için alınan kaloride % 10 luk bir düşürme daha yapılmalıdır. Böylece 50 yıllık bir süre içinde % 36' lık bir indirim yapılmış olacaktır. Kalori ayarlanmasında alınacak gıdalar da şu oranlarda sıralanabilir. Yaşlılarda protein alımının kilo başına 1,5 gram olması gerektiğini biliyoruz. Karbonhidrat kilogram başına 3 gr. Yağ ise 1 gr. olarak hesap edilmelidir.
Arteriosklerozun daha genç yaşlardan başlayarak yavaş yavaş ilerlediği düşünülür ve altmış yaşında herkeste (ölümden sonra yapılan mikroskopik incelemede) mutlaka ateroskleroz bulguları saptandığına göre, yaşlılarda öncelikle düşünülüp düzenlenilmesi gereken diyet özelliklere göre olmalıdır, öncelikle kişinin normal kiloya inmesi sağlanmalı, başta şeker olmak üzere karbonhidratların ileri derecede azaltılması, gıda yağlarının da buna koşut (paralel) olarak düşürülmesi, katı yağlar yerine sıvı yağların seçilmesi, kollesterini bol olan gıda ürünlerinin diyetten çıkarılması, vitamin ve mineral dengesinin korunması, yaşlılar rejiminin başlıca özellikleridir.
İleri yaşlarda bedende bir kuruluk durumu ile böbrek işlevlerinin gerilediği düşünülerek, gıda ve metabolik artıklarının idrar yoluyla kolay atılabilmesi için, yaşlı kişilerin bol su içmeleri, günlük idrar miktarının da 2 lt. den az olmamasına dikkat edilmelidir. Çoğu yaşlılar fazla su içmekten çekinirler. Tansiyonlarının yükseleceğinden kuşkulanırlar ki, bu doğru değildir. Tansiyon konusunda önemli olan su değil tuzdur.