Hiper Tansiyon
On dakikalık bir yatak istirahatından sonra, ölçülmek koşulu ile, erişkinlerde sistolik arter basıncı 14, diyastolik basınç da 9'dan sürekli olarak yüksek bulunursa, o kişide bir hipertansiyondan (tansiyon yüksekliği) söz edilir. Hipertansiyonun nedenleri çeşitlidir. Vak'aların % 95'i esansiel (bünyesel) hipertansiyon tipindedir. Tansiyonun oldukça yüksek bulunduğu vak'alarda. oluş faktörünü araştırma için süre geçirmeden, tedaviye başlamak zorunluluğu vardır.
Bir hipertansiyon vak'asının incelenmesinde aşağıdaki araştırmaların yapılması gereklidir:
Kalb muayenesi, teleradyografi, EKG; böbreklerin muayenesi, kan üresi, idrar tahlilleri; gözdibi muayenesi, total lipid, kolesterirv ve kunkel-fenol; böbreklerin her yönden tetkiki kol ve bacak tansiyonlarının ayrı ayrı ölçülmesi v.b. gibi.
Hipertansiyonları kısaca üçe ayırabiliriz.
Geçici hipertansiyon: Birden bire ortaya çıkan, hipertansiyonu yaratan etken ortadan kalkınca da, normale düşen tansiyonlardır. Tansiyonun böyle geçici yükselmelerine, birden ortaya çıkan böbrek yangılarında (akut (gıomerülonefrit) ve gebelik zehirlenmelerinde rastlanır. Böbrek yangılarında (iltihap), ellerde ve ayaklarda şişmeler, idrarda albümin çıkarılması gibi bulgular olduğundan, hasta bu durumu kendisi de anlar. Özellikle genç yaşlarda görülen bu tablo, çok belirgin olduğundan, bu gibilerinde tansiyon genellikle 18-20'ye çıktığından, heyecana bağlı ufak tansiyon yükselmelerinde kişiler, hemen kendilerinde böbrek hastalığı olduğu korkusuna kapılmamalıdırlar. Gebelik zehirlenmesinde ise, gebeliğin ilk üç ayında, gene ödemler, az idrar, kanlı idrar, tansiyon yükselmesi gibi bulgular birlikte görülür.
Arada gelen hipertansiyon (paroksismai hipertansiyon): Nöbetlerle gelen, birkaç dakikadan birkaç saate kadar süren tansiyon yükselmeleridir. Bir böbrek üstü hastalığına bağlı olan ve krizler ile seyreden tansiyon yüksekliği de hekimlerce teşhis edilir.
Sürekli hipertansiyon: Konumuzun asıl bölümü budur. Bir kişide yüksek tansiyon varsa, neden ne olursa olsun, konu önemle ele alınmalı, kaynağı bulunmaya çalışılmalıdır. Böylece daha işin başından önlem alma, tedavi etme olanağı doğar. Üstelik belki yaşam tehlikeleri de böylece giderilmiş olur. Kaldı ki, yerleşmiş bir yüksek tansiyonun tedavisi, o kadar kolay olmamaktadır.
Sürekli tansiyon yüksekliği şu gruplara ayrılır.
Esansiyel hipertansiyon: En sık rastlanan tansiyon yüksekliği türüdür. Belirli bir neden bulunmadığında, esensiyel hipertansiyon dediğimiz bu tablo, da çoğu kez, bir soyaçekim faktörü vardır. Bir görüşe göre, beyindeki, kan basıncını dengeleyen merkezin duyarlılığı ile ilgili olduğu sanılmaktadır. Atardamarların çevresindeki kasların kasılarak, damar direncinin artması, tansiyon yükselmesine neden olur. Anlaşılacağı gibi, bu durum streslerle yakından ilgilidir. Başlangıçta inişli çıkışlı seyreder. Bu durum hastaları şaşırtır. Çoğu kez hastalarda bir duyarsızlık, aldırmazlığa neden olur. Arada bir yükselen tansiyonunu, sinirlilik durumu ile yorumlar, bunun kendisine bir zarar vermeyeceğine inanır ve bir tansiyon hastası olduğunu kabul etmez.
Bu davranışların tam tersi vardır: Hastalar tansiyon yüksekliğini ilk öğrendiklerinde, büyük bir tedirginlik ve paniğe kapılırlar. Hemen felç olacaklarını ya da öldürücü bir sonuç düşünürler. Böylece de, tansiyon hastalık hastası, durumuna düşerler. Bu tedirginlik ile de, kendileri için bir stres (sinirsel gerginlik) yaratarak, tansiyonlarının daha da yükselmelerine neden olurlar. İşte tansiyonlarının arada bir yükseldiğini bildikleri halde, aylar yıllar, tansiyonlarını ölçtürmeme gibi umursamazlarla, gereğinden fazla bu konuyu gözlerinde büyütenler, ters yönde iki olumsuzluk çizgisinin kesiştiği noktada birleşirler.
Burada üçüncü olumsuz faktörlere de değinmek gerekiyor. O da tansiyonu ölçen kişinin, hasta üzülmesin diye, doğruyu söylememesidir. Bu yanlışı kimi zaman doktorlar bile yapmaktalar. Tansiyonlarını ölçtükleri kişiler, özellikle yakınları, tanıdıkları ise, bir kaç sayı daha düşük söylemektedirler. Dahası, hastanın yakınları, kimi zaman tansiyon ölçeni ya da doktoru «eğer yüksekse, biraz düşük söyle de üzülmesin» gibilerden uyarırlar. Çok seyrek olarak, hastanın psikolojik şok durumuna düşmemesi için, tansiyonun biraz düşük söylenmesi olabilirse de, bu her zaman olmamalıdır.
Esansiyel hipertansiyonda üst basınç 18-22-25 vb. olabilir. Bu durumda alt basınç da genellikle 12-13'tür. Kimi hastalar ise, bu küçük tansiyon dediğimiz minima basınca çok önem verilir. Küçük tansiyonun yüksekliğini, yerleşmiş damar sertliğinin bir kanıtı gibi sayarlar. Örneğin bir kişide tansiyon 9-18 bulunmuşsa, küçük tansiyonun 9 olmasından avunç duyarlar. Oysa, tansiyon yüksekliği bir sistem hastalığı olarak düşünülüp değerlendirilmeli, bunun, yaşamın tüm yönleriyle bağlantısını kurulmalıdır.
Renal hipertansiyon: Böbrek hastalığından kaynaklanan tansiyon yüksekliği demektir. İlk alevli (akut) dönemini geçirmiş ve kronik döneme girmiş fakat sinsice ilerleyen bir böbrek yangısının (kronik glomerule-nefrit - böbrek iltihabı), yıllarca süren tek klinik bulgusu, yüksek tansiyondur. Bu tür ya da bir başka tansiyon yüksekliği saptandığında, genel bir denetimden (Check-up) geçmek ve tedaviye ona göre başlamak doğru olur. Bu tür tansiyonlarda, küçük tansiyon daha da yüksektir. Örneğin 12 gibi.
Maligne hipertansiyon: Kötü seyirli tansiyon demektir. Esansiyel hipertansiyon gibi başlar, fakat seyri ağır ve kötüdür. Küçük tansiyon 14-16 büyük tansiyon ise 20-30 olabilir. Hastalarda şiddetli baş ağrıları, görme bozuklukları vardır. Gözdibi muayenesinde ileri derecede değişimlere rastlanır.
Gerek esansiyel, gerek renal hipertansiyon yıllarca sürmüş, ciddi bir tedavi uygulanmamışsa, bu tansiyonlar da, maligne hipertansiyona dönüşebilir. Bilindiği gibi bir süre sonra yüksek tansiyon damarların içini bozmaktadır. Bu durum böbrekler üzerinde olumsuz etki yapacağından, tansiyon kendi kendinin kötüleşmesine, ilerlemesine neden olur.
İç salgı bezlerine bağlı hipertansiyon: (Endekrin hipertansiyon), iç salgı bezlerinin bazı urlar ya da fazla çalışmaları nedeniyle büyümesinden bozulmasından ileri gelen bir tansiyon yüksekliğidir. Bu durumda iç salgı bezlerinin işlevlerinde, büyük bozukluklar olacağından hastalar öteki şikâyetlerle doktora, kliniğe başvururlar.
Damar sistemi ile ilgili tansiyon yüksekliği: Aort damarının ya da öteki önemli damarların darlığından, kalbin önündeki engel artar. Bu engeli aşmak için, kalp, kanı yüksek basınçla pompalamak zorunda kalır. Bu gibi durumlarda kollarda tansiyon yüksek, fakat bacaklarda düşüktür.
Hekimlikte sosyal ya da psikolojik kimi hastalıklar tedavide bir gruplaşmayı bütünleşmeyi gerektirir.
Bu gibi durumlarda, üç faktörü göz önüne almak gerekir:
1 — Hasta faktörü, 2 — Çevre faktörü, 3 — Hekim faktörü.
Hekimliğin kimi dallarında bu faktörler değişik oranlardadır. Ancak bir sıkıntı durumunda, çevre faktörü olumsuz ise, hasta ve hekim faktörleri ne denil iyi olursa olsun, hastalık sürer ya da zor İyileşir. Eğer hastanın kişiliği nörotik, psikopatik ya da psikastenik ise, burada hasta kendi olumsuzluğunu kendisi yaratır. Hipertansiyon tedavisinde bu üç öğenin sıkı bir işbirliği gerekir. Önce hekim, hastasına iyi tanı koymak, nedenlerini kesin saptamak zorundadır. Bundan sonra hastaya en az dozda en yararlı olabilecek ilacı bulup vermeli, daha sonra belirli aralıklarla denetimi sürdürülmelidir.
Çevre faktörü de tansiyon yüksekliğinde çok önemlidir. Hastaya uygulanacak rejim, hastanın ruhsal ve bedensel sağlığının korunmasında gösterilecek özen, hastayı gereksiz öfke ve streslere sokmamak, rejimini bozacak biçimde «canım bir iki lokmadan ne çıkar» ya da «İki kadeh içki ne yapar» gibilerden üstelememek ve dahası hastanın uyguladığı sistem ve rejimde, eğer hasta bunu bozmaya yelteniyorsa, bozmaması İçin onu güçlendirmek, yardımcı olmak gerekir.
Hasta faktör’üne gelince: Tansiyon yüksekliğinde en büyük görev hastanın kendisine düşmektedir. Üzerinde taşıyacağı halkın deyimi ile, «akraba oldukları» bu hastalıkla iyi geçinmek, onun özelliklerini iyi bilmek, gelebilecek tehlike ve sakıncaları tanımak ve asla korkuya kapılmadan güçlü bir irade ile savaşımlarını sürdürmeleri gerekir. Bunun için de, hastalık konusunda bilinçlenmelidirler. Tansiyonu hangi türdendir, bunun tanı'sı doktorca konulduktan sonra, hasta hekiminden gerekli bilgileri almalı ve bu konuda ciddi yayınlardan da yararlanmalı, bu bilgilerden sonra izleyeceği yöntemi öğrenmeli ve uygulamalıdır. Başta ilaç ve gıda yani rejim sorunu gelir. İlaç konusunda da yanlışlıklar yapılmaktadır. Örneğin genellikle polikliniklerde hastada tansiyon yüksekliği saptanınca, hekim tansiyon düşürücü bir ilacı reçeteye yazar, birkaç cümle ile, yağlı, tuzlu, kızartma yemeyeceksiniz diyerek görevini bitirir.
Bundan sonra izlenen yol hastalara göre değişir. Orta sınıftan olanlar. kulaktan dolma bilgilerle, kanlarında yağ (lipit) ve kolesterin yükselmesinden korkarak, bu gıdaları fazla kapsayan yemeklerden, elden geldiğince kaçınırlar. İlaç alımı hastadan hastaya değişir. Çoğu kez ilaç alımına da ara verirler. Çünkü tansiyon yüksekliği, genellikle hastalara fazla bir rahatsızlık vermez. Biraz daha aydın hastalar ise, konuya daha ciddi eğilirler. Gıdaların türlerini tanırlar. Gazetelerde, dergilerde bu konuyla ilgili yayınları izlerler. Arada bir, kanlarında lipit ve kolesterine baktırırlar. Çıkan sonuçlara göre de, gıda ayarlamaları yaparlar. Ancak uyguladıkları rejimde yanılgıları, hangi yiyecekten ne ölçüde yenileceğidir. Yüksek tansiyonda savaşın, tüm yaşam biçimiyle olmalıdır.
Halktan, sıradan kişiler ise, tansiyonlarının yüksekliğine ya ileri derecede ilgisizlik, ya da hekimin öneri ve reçetesine yüzde yüz bağımlılık biçiminde reaksiyon gösterirler.
Her üç durumda da, aslında tansiyon yüksekliğiyle bilimsel savaşım yapılamamaktadır. Kuşkusuz burada halkı aydınlatıcı kurumların yetersizliği de açıktır. Hastane poliklinikleri gereğinden fazla doludur. Hastanelerde yeni yeni kadrolaşan diyet uzmanları, hastalarca, dahası doktorlarca da bilinmemektedir. Her ne kadar televizyon gibi eğitim araçlarında bu konuda bilgiler veriliyorsa da, gene de her hasta kendine özgü bir olgu olduğundan, ona yapılacak yardım, doğrudan hekim tarafından, hasta görülerek yapılmalıdır.
Genel tedavi ilkeleri: a) İlaçla, b) Diyetle tedavi diye ikiye ayrılır.
Tansiyonu yüksek saptanan kişi, hemen ilaca başlamadan önce, tansiyonunun çizelgesini öğrenmelidir. Şöyle ki, aynı doktorda aynı aletle, günün değişik saatlerinde, tansiyonunu ölçtürüp, bir yere yazmalı, bir liste tutmalıdır. Örneğin, bugün saat 13.00 de. tansiyonu maksime ve minime nedir, tarih olarak saat ve sayı yazılmalı, ertesi günü, sabah ya da akşam saatinde, yeniden bu ölçüm yapılmalı, bir gün ya da iki gün sonra, gene değişik bir saatte tansiyon ölçülmelidir. Duruma göre, on ya da onbeş günlük, bir durum saptanması yapılmalıdır. Bundan sonra, bulunan sayıların yakınlığı, oynaklığı, sabitliği vb. tansiyonun geneli konusunda hekime bilgi verir.
İkinci aşamada, rejim ile gene aynı tansiyon çizelgesi saptanmalı, düşmeler olup olmadığı anlaşıldıktan sonra, üçüncü aşamada ilaca geçilmelidir. Bu durumda da, gene önceki gibi, ilaç alımında da belirli süre değişik saatlerde, tansiyon çizelgesi yapılmalı ve ilacın etkinliği araştırılmalıdır, Bu konuda ideali, en az İlaçla tansiyonu normale yakın tutabilmektir. Kuşkusuz rejim asla ihmal edilmemelidir. Kimi yüksek tansiyonlarda, ilaçla düşme sağlanmazsa, ilaç değiştirilir, ya da ilaca ilaç eklenir ve gerekirse (çoğunluk da gerekir) sinir sistemini rahatlatıcı tranklizanlar verilir. Başlangıçta biraz zaman isteyen bu yol ve yöntem, gözü kapalı İlaç almaktan daha yararlı ve bilimsel olanıdır.
Diyetle tedavi: Şişmanlarda ideal kiloya ininceye dek düşük kalorili rejim uygulanmalıdır. Bunun da aslı (temel gıdaları), sebze, meyve, şekeri az yiyecekler ve yağsız ettir. Her öğünde 50 gr. ekmek verilir, pilav, makarna, diğer unlu gıdalar, tatlılar yasaklanır. Böyle bir rejimle ayda 4 kilo verilebilir.
Pirinç diyeti: KEMPNER diyeti diye tanınır. Bundan amaç, tuzsuz bir rejim verilmesidir. Günde 300-400 gr. pirinçten lapa hazırlanır ve istenirse üzerine az yoğurt konabilir ve hastaya sunulur. Ayrıca günde 1000 cc. meyve suyu verilir (az şeker katılabilir. Bu diyet düşük kalorili olduğu ve hiç sodyum (tuz) bulunmadığı için, hipertansiyon vaka’larında iyi bir etki yaratmaktadır.
Düşük sodyumlu (tuz) diyet: Hipertansiyon tedavisinde tuzsuz rejimin değeri büyüktür. Bedene giren günlük tuz 1 gr. dan az olması ile tansiyon normalleşmeye başladığı gibi, retincpati (gözdeki bulgular) de geriler. Normal olarak gıdalarla bir günde 4-6 gr. tuz alınır. Pişirilen yemeklere tuz konmadığında bu ölçü 2-4 gr'a kadar düşürülebilir. Bu da tansiyonda bir düşüklük yaratacak ölçünün henüz çok üzerindedir. Gerçek anlamdaki «düşük tuz diyeti» ise, günde 1-1,5 gr. tuz kapsar. Bunu sağlamak için gıdalara hiç tuz konmaz ve ancak şu gıdalara izin verilir: Tuzsuz ekmek, az et, pirinç, patates, unlu yemekler, sebzeler,tuzsuz yağ, zeytinyağı, mısır yağı, bal, reçel, çay, ıhlamur, soğan, sarımsak, limon, meyveler.
Böyle az tuzlu bir diyet kan basıncı üzerinde gerçekten etkili olabilir. Fakat bu diyete uzunca bir süre devam etmekte hastalar güçlük çekerler. Ayrıca, böbrek yetmezliği bulunan hastalarda, tuzun bu derece düşük tutulması tehlikeli de olabilir. Sigara yasağı: Kan basıncını arttırıcı etki nedeniyle yüksek tansiyonlularda sigarayı yasaklamak ya da hiç değilse sigara sayısını en aza indirmek gerekmektedir.

Son yorumlar
8 hafta 4 gün önce
8 hafta 4 gün önce
10 hafta 6 gün önce
11 hafta 14 saat önce
12 hafta 16 saat önce
12 hafta 4 gün önce
12 hafta 5 gün önce
18 hafta 20 saat önce
18 hafta 5 gün önce
20 hafta 9 saat önce