Angina Pectoris
Kan akımı yetersizliğinde, oksijen azlığına bağlı kalp kasından kaynaklanan göğüste bir ağrı duyulur. Ağrı şiddeti ve süresi değişiktir. Bir yandan da, hastalarda hava açlığı biçiminde sıkıntılar olur, ölüm korkusuna kapılırlar. Gelip giden ağrılara ANGİNA PECTORİS denir. Daha çok hasta efor yaparken, merdiven çıkarken,' özellikle yokuş ve rüzgara karşı yürürken, çalışırken yorucu bir iş sırasında, heyecanlandığında kimi zaman da kendiliğinden ortaya çıkar. Bunların dışında, fazla kafein, nikotin, troit bezinin çok çalışması, başka nedenlere bağlı çarpıntılar, kansızlık ve korkulu rüyalar da anjin ağrılarına neden olurlar. Görülüyor ki, kalbin fazla çalışmasını gerektiren durumlar ile, sempatik tonusu arttıran yani kişiyi mücadele ve bir sinirsel çatışmaya iten faktörler koroner dolaşımı da etkileyerek ağrılara neden olur. Aynı eforu yaparken kimi zaman da ağrılar gelmeyebilir.
Sinirsel ve ruhsal sistemin, bundan sorumlu olabileceği akla yakın bir yorumdur. Koroner damarlarda kan akımının ileri derecede bozulması ya da tam tıkanmasıyla, ortaya çıkan tabloya MİYOKARD ENFARKTÜSÜ denir. Bunun nedeni önce de değindiğimiz gibi, damar içinin aterom plaklarıyla tıkanmasıdır. Arteriosklerozun kesin bir başlangıç dönemini tanımlamak zordur. Ancak kolesterolün damar içine çökmesiyle ateroskleroz başlar denilmektedir. Bu çökmeler daha çok, yerel olup, arterlerin dallara ayrıldıkları ya da büküldükleri bölgelere oturur. Lipit çökmesinin ardından, öteki değişimler, kristalleşmeler ve kireçlenmeler bunu izler. Unutulmamalıdır ki, bir aterom plağı hemen daima bir arterioskleroz zemini üzerine oturur. İşte bu aterom plaklarının yerleşim yeri ve oturdukları damarın önemine göre, klinik tablolar görülür. Öyle ki, yaşamında birkaç kez miyokard enfarktüsü geçirmiş, fakat bundan haberi olmayan kişiler görülmüştür.
Arteriosklerozun daha çok şehirleşmiş ve sosyal standardı yüksek ve de hayvansal yağ tüketimi fazla olan ailelerde görülmesine, koşut (paralel) olarak miyokard enfarktüsü de bu ailelerde daha sık görülmektedir. Koroner dolaşım bozukluğunun yaşla ve cinsle de ilgisi vardır. Genellikle 40 yaşından önce seyrek görülür. Bu yaştan sonra erkeklerde görülme oranı, kadınlara göre hemen on katı fazladır. 45-60 yaşları arasında ise bu oran, iki katı kadar erkekte fazladır. 60 yaşından sonra da erkek ve kadın arasındaki oran eşit düzeye yaklaşır.
Ülkemizde de miyokard enfarktüsü olgularının artması, yaş sınırının alışılmışın aşağılarına düşmesi, konuyu korkulu bir düş durumuna getirmiştir. Bu nedenle hastalıktan korunma ve tedavide halkın bilinçlenmesi gerekmektedir. Kalbin koroner damarların birinin tıkanması ile ani ölümler görülebilir. Genellikle otururken, yolda giderken, iş yaparken vb. beklenmedik ani ölümlerin baş nedenidir. Çoğu kişi kendilerinde böyle bir hastalığın belirtilerini daha önceden sezmedikleri gibi, kimileri de, bu hastalığı kendilerine yakıştırmazlar. Bu nedenle de, daha önce yapılması gereken muayene ve incelemeler ihmal edilir. Damar sertliği ve enfarktüsün, şeker hastalığı gibi bir çok sistem hastalıklarıyla da yakın ilgisi unutulmamalıdır.
Psişik (ruhsal) önlemler: Angina pectoris nöbetlerinin ortaya çıkışında anksiete (sıkıntı) durumlarının büyük rolü olduğu genellikle bilinir. Bu bakımdan, ilk nöbetin çıkışında rol oynamış olan ruhsal olay araştırılmalıdır. Çünkü bu olay, her zaman yeni nöbetleri ortaya çıkarabilir. Bazı hastalar, anjin şikâyetlerini önemsemezler. Böyle hastalara hastalığın önemini ve komplikasyonlarını uygun bir dille açıklamak gerekir. İlkin angina pectoris'li hastaların, çalışma tempoları yavaşlatılmalı, meslekle ilgili aşırı sorumlulukları hafifletilmelidir. Haftada iki gün tam dinlenmeleri sağlanmalı, geceleri sekiz saatlik uykunun ve öğle yemeklerinden sonra da bir süre dinlenmenin önemi anlatılmalıdır. Yılda iki kere yirmişer günlük İzin kullanılması yararlı olur. Gereksiz öfke ve üzüntülerden sakınılmalıdır. Bu konuda yardımcı olmak üzere hafif teskin edici ilâçlar verilmelidir.
Fizik hareketler: Angor yaratmayan (kalpte ağrı yapmayan) hafif beden hareketlerinin yapılması çok önemlidir. Uzunca yürüyüşler, kısa yüzmeler, ata binme ve golf gibi hafif sporlar öğütlenebilir.
Tansiyonun normalleştirilmesi: Hipertansiyonlarda (tansiyon yüksekliğinde) angina pectoris kolaylıkla ortaya çıkabilmektedir. Bu yönden özellikle diastolik arter basıncını (küçük tansiyonu), normal sınırlarda tutmanın büyük önemi vardır. Sistolik basıncı (büyük tansiyonu) çabuk düşürmek sakıncalıdır. Bu nedenle, sistolik tansiyon örneğin 22 ise bunu 18'e, 20 ise 16'ya kadar indirmek ve o düzeyde tutmak gerekir. Düşük tansiyonlularda da küçük tansiyon normal düzeyde tutulmaya çalışılmalıdır.
Nikotin: Angor pectoris'te önemli bir etken olarak kabul edilmektedir. Sigara yavaş yavaş değil, birden kesilmelidir. Hastalara sigaranın sakıncaları anlatıldığında, çoğu, bu alışkılarından kolayca vazgeçmektedirler. Tütün bırakanlarda kilo artışı bekleneceği için, rejimi biraz daha kısıtlamak doğru olur.
Eforlardan (yorucu hareket) kaçınma: Hastalara merdiven ve yokuşları yavaş çıkmaları, alt katlarda oturmaları, ağır sporları yapmamaları, soğuk rüzgârlı havalarda evde kalmaları, soğuk duşlardan sakınmaları, cenaze törenlerine, heyecanlı tartışmalara katılmamaları ve otobüse, trene yetişmek için koşmamaları öğütlenmelidir.
Öteki etkenler: Klimakterik (regle kesimi) dönemindeki kadınlarda, angor nöbetlerini önlemekte hormonal tedavinin önemi vardır. Kronik tonsillit (bademcik iltihabı), diş kistleri gibi yerel enfeksiyonların temizlenmesi de yararlı olur. Kalp yetmezliği, hipo ve hipertlreoidi, firengi, diyafragmo hernisi gibi angor pectoris'i ortaya çıkarıcı hastalıklarında ilk plânda tedavi edilmeleri doğru olur.
Angina pectoris nöbetlerinin tedavisi: Angina pectoris nöbeti tutar tutmaz, hasta yürüyorsa durur, evdeyse yatar. Sonra da bir draje trinitrin cafeine'yi ağzında kırarak dili altında erimeğe bırakır. Nöbet hemen geçer. Geçmezse ikinci bir trinitrin drajesi alır. Yine de rahatlayamazsa; doktorun tedavisi ve müdahalesi uygun olur.
Angina pectoris'te, trinitrin çabuk etki gösterdiği halde, infarktüslü angorda trinltrin'in etkisi olmaz. İnfarktüs ağrısı birdenbire ortaya çıkabildiği gibi, önceden bulunan bazı şikâyetleri izlemiş de olabilir. Vak'aların çoğunda, pektanjinö (göğüse vuran ağrılar) şikâyetleri, çarpıntı, nefes darlığı ve nöbetleri, sabahlan görülen hafif ayakta ödemler (şişmeler) gibi belirtiler vardır.
Enfarktüs-lnfarktüs:
Ismeki kalp hastalığı da denen arteriyokslerotik kalp hastalığı, genellikle miyokardı (kalp kası) besleyen korener arterlerin bir hastalığıdır. Batı dünyasında ve ülkemizde erişkin yaşta sık rastlanan ölüm nedenidir. Miyokard infarktüsü, hemen her zaman prekordial (göğüs ardında duyulan) ağrı, çok defa şok ve öteki sübjektif (kişinin duyduğu) şikâyetlerle (sıkıntı, taşkınlık ve yerinde duramamak, istem dışı sinir sistemi dengesizliği: Terleme, ağızda kuruluk, renk solması, baş dönmesi v.b. gibi) birlikte ortaya çıkan, akut (birden olan) bir miyokard nekrozu (kalp adalesinin bir bölümünün işe yaramaz duruma gelmesi) olayıdır.
Infarktüs ağrısının şiddeti, lezyonun genişliğine ve hastanın duyarlılığına göre değişir. Tümüyle ağrısız seyreden infarktüsler de vardır. Anlaşılan miyokardın bazı bölgelerinde ağrı duygusunu iletecek sinir dalları yoktur. Diyabetiklerde (şeker hastalarında), ihtiyarlarda ve demokpanse (uyum yeteneği tükenmiş) kalp yetmezliği gösterenlerde infarktüs çoğunlukla ağrısızdır. Ağrılı vaka’larda prekordialji (göğüs ağrısı) birkaç dakikadan birkaç güne kadar sürmektedir. Ağrının iki hafta aralıksız sürdüğü vak'alar bildirilmiştir. Ağrı genellikle prekordial (göğüs arkası) bölgede duyulur. Sol omuz ve kola, hatta parmak uçlarına, bazen da sağ tarafa yayılır. Epigastriuma (mide üstüne) yansıyan ağrıların çoğunlukla arka duvar infarktüsüne bağlı olduğu kabul edilir. Prekordialji çoğu kez hava açlığıyla birliktedir. Infarktüslü hastalarda ölüm korkusu, halsizlik, bazen ajitasyon (taşkınlık ve ruhsal bozukluklar) bulunur. Bulantı, kusma, küçük ve büyük ab-dest zorlaması, karında gaz birikimi, soğuk yapışkan ter, baş dönmesl gibi vejetatif bozukluklar ve taşikardi (çarpıntı) sık görülür. İnfarktüs teşhisinde EKG'nin rolü büyüktür, fakat bazı vak'alarda karakteristik belirtiler, ancak saatler sonra ya da ertesi gün ortaya çıkar. Bu nedenle klinik tanı (teşhis) daha önemlidir.
Tedavi ilkeleri: İnfarktüslünün olabildiği kadar erken dönemde yoğun bakımı ilk 24 saat içinde bir hastaneye kaldırılması gerekir. Krizden 2-3 gün sonraki transportlar (taşımalar-nakiller) tehlikelidir. İlk yapılacak iş sıkı bir yatak dinlenmesidir. Türkiye'de genellikle uygulanan sisteme göre, her infarktüslü en az yirmi gün kesin yatak dinlenmesinde tutulur. Sonraki üç haftalık sürede de, odada dolaşmasına izin verilir. Sokağa çıkması, altı haftalık sürenin bitiminden sonra düşünülür. Unutmamalı ki, infarktüs bölgesinin bağ dokusu ile örülmesi (sikatrizasyonu) için, altı haftalık bir süre gereklidir, flaşta tek yataklı bir odada, tam sessizlik içinde kalmalıdır. Ancak en yakını ile konuşmasına izin verilir, başka ziyaretçi kabul etmemelidir. Radyo dinlemek, gazete okumak 4ibi heyecanlandırıcı durumlar yasaklanır.
İlk günler sadece sıvı besinler verilir (süt, komposto suyu, hafif ve ılık çorba gibi). Yiyeceklerini başkaları yedirmelidir.
Hasta tuvaleti yatakta olur. Banyo yaptırılmaz. Defekasyonu için hafif müshiller, gaz şişkinliğine karşı ferment preparation alır. Sigara kesin olacak yasaklanır.
Arteriyosklerotik Kalb Hastalığının Oluşumu:
Lipid (yağ) metabolizması bozukluklarının aorta ve koroner örterlere (kalp atardamarları) etkisi birbirine benzer. Önce damar iç yüzünde küçük, toplu iğne başı büyüklüğünde, yuvarlak, sarı renkte lipid (yağ) toplantıları görülür. Bunlar bazen çocukluk yaşlarında bile görülebilir. 30 yaşlarından sonra bu sarı lekelerin üzerine, bağ dokusu ve fibrin çökmeğe başlar. Böylece damar içine, çıkıntı yapan plaklar oluşur. Giderek bu plâklar içinde kalsiyum da çökerek, damar duvarı sertleşir ve damar içinin bir bölümünü ya da tümünü tıkayarak damar sertliği bulgularının ortaya çıkmasına neden olur. Lipidler (yağlar), başlıca kolesterol, trigliseridler ve fosfolopidlerden oluşur. Beden sıvılarında rahatça eriyik olarak taşınabilmek için, lipidler bazı proteinlerle birleşirler ve lipoproteinler adını alırlar.
Beslenmenin Arterlyosklerotlk Kalp Hastalığı İle ilişkisi:
Arteriyosklerotik kalp hastalığının oluşumu ve ilerlemesi üzerinde beslenme ile ilgili birçok görüşler ileri sürülmüştür. Bunlar kalori, protein, yağ, karbonhidrat, kolesterol, tuz, mineraller ve vitaminlerle ilgilidir.
Kalori: 1943-1960 yılları arasında yapılan araştırmalarda, kalori alımında önemli değişiklikler olmamasına karşın, kalp hastalıklarından ölüm olayının arttığı görülmüştür. Daha sonra Albrink adlı araştırmacı, aşırı kalori alınımının arteriokslerotik kalp hastalıklarının artmasına neden olduğunu ortaya koymuştur.
Protein : Protein kullanılmasıyla arteriosklerotik kalp hastalıkları arasında kayda değer bir ilişki kurulamamıştır. Yapılan araştırmalarda, bitkisel proteinlerin, hayvansal proteinlerle değiştirildiği zaman, serum kolesterol düzeyinin (seviyesinin) göze çarpar bir ölçüde azalmakta olduğunu görmüşlerdir. Proteinin kolesterol üzerindeki bu etkisinin sadece proteinden değil, onunla birlikte hayvansal katı yağların alımının artmasından da olduğu düşünülebilir.
Yağ: Genellikle arteriosklerotik kalp hastalıklarının oluşumuyla, çok yağlı diyetlerin alınması arasında önemli bir ilgi vardır, özellikle doymuş yağlar hastalığın asıl nedeni olmaktadır.
Ayrıca, uzun süre düşük ölçüde yağ kapsayan diyet kullananlarda da, serum kolesterol düzeyinin düştüğü birkaç ay sonra da serum trigliserid düzeyinin azaldığı saptanmıştır.
Karbonhidrat: Serum kolesterolüne diyetteki karbonhidratların (örneğin nişasta) ve sukrozun (çay şekeri) etkisi araştırıldığında nişasta yiyen gruplarda sukroz yiyenlere göre serum kolesterolü daha düşük bulunmuştur. Yine selülozdan (sebzeler) zengin diyeti olan halk topluluklarının serum kolesterol düzeyi düşük bulunmuştur.
Bazı araştırmacılar miyokard infarktüsünün oluşması ile, fazla çay ve kahve tüketimi, dolayısiyle bu içeceklerle fazla şeker alınması arasında pozitif bir ilgi saptamışlardır. Fakat çay, kahve gibi içeceklerin etkisinin olup olmadığı, kesin olarak belli değildir. Yakın doğu ülkeleri halkında serum kolesterolü çok düşük bulunmuş, bunun fazla ekmek tüketimi nedeniyle düşük sukroz ve doymamış yağ alımından ileri geldiği görüşüne varılmıştır. Serum kolesterolü üzerine ekmeğin bu etkisinin yalnız nişastadan mı olduğuna karar verilememiştir.
Kolesterol: Serum kolesterol düzeyinin yüksekliği ile kalp hastalıkları arasındaki ilgi birçok araştırmacı tarafından ortaya konmuştur. Davis ve arkadaşları arteriyoskleroza bağlı angina pektorisi olan hastalarda. sağlam hastalara göre serum kolesterol düzeyini yüksek bulmuşlardır. Diyetle alınan kolesterolün, serum kolesterolünü yükseltici etkisi vardır. Bunu ortaya koymak için iki grup insan alınmış ve bir gruba yumurta sarısı ve kolesterolden zengin yiyecekler verilmiş, öteki gruba ise bunlar verilmemiştir. Birinci grupta serum kolesterolünün yükseldiği görülmüştür.
Tuz: Tuzun hipertansiyon üzerindeki etkisi çok önceden anlaşılmıştır. Sodyum alınması, damar içinde su toplanmasına neden olduğu ve dolayısıyla kan basıncını arttırdığından, kalp yetmezliği ve hipertansiyonda diyette tuz kısıtlaması düşünülür.
Vitamin: Vitaminlerden C vitaminin arteriosklerozla ilgisi araştırılmıştır. Yapılan deneylerle atardamarların iç yüzündeki yapıda C vitamininin rolü olduğu saptanmıştır. Vitamin C eksikliği geçiren kobayların arterlerinde, bozukluklar görülmüştür. Bunlar insanlardaki arteriyosklerozdakine benzemektedir. Vitamin C'nin verilmesi ile lezyonlarda azalma saptanmıştır.

Son yorumlar
6 gün 10 saat önce
3 hafta 1 gün önce
6 hafta 1 gün önce
10 hafta 2 gün önce
10 hafta 2 gün önce
15 hafta 1 gün önce
15 hafta 3 gün önce
15 hafta 4 gün önce
16 hafta 11 saat önce
17 hafta 1 gün önce